25 Ekim 2010 Pazartesi

BEHCET NECATİGİL hayatı ve şiirleri



1916 yilinda Istanbul’da dogdu, 1970′da Istanbul’da öldü. Yüksek Ögretmen Okulu Türk Dili ve Edebiyati Bölümünü bitirdi. Liselerde ardindan Istanbul Egitim Enstitüsü’nde edebiyat ögretmenligi yapti. Orta sinif insanlarin basindan geçen olaylari ev- aile-yakin çevre üçgeni içinde anlatan siirleriyle tanindi. Siire bagliligini hiç dinmeyen bir coskuyla yasaminin sonuna dek sürdürdü. Ölümünden sonra bütün kitaplari Cem Yayinlarinca yeniden yayinlandi. Çok sayida radyo oyunu, çevirileri bulunmaktadir. Ayrica hazirlamis oldugu ‘Edebiyatimizda isimler sözlügü’ isimli kitabi ölümünden sonra da sürdürülmekte olup kaynak bir basvuru kitabi olma özelligini hala korumaktadir. Ölümünden sonra adina konulan siir ödülü, günümüzde en önemli siir ödüllerinden biri sayilmaktadir. Siire basladigi dönem, Garip akiminin etkin oldugu bir dönemdir. Yine toplumcu gerçekçi siir olarak adlandirilan akimin da etkin oldugu bu dönemde söyleyis özelligi olarak bagimsiz kaldigi ve kendi söyleyisini yakaladigi kabul edilmektedir. Siir üzerine yazmis oldugu yazilari ölümünden sonra ‘Bile yazdi’ ismiyle kitaplastirilmistir.

GİZLİ SEVDA


Hani bir sevgilin vardı
Yedi-sekiz sene önce
Dün yolda rastladım
Sevindi beni görünce

Sokakta ayaküstü
Konuştuk ordan-burdan
Evlenmiş, çocukları olmuş
Bir kız, bir oğlan

Seni sordu
Hiç değişmedi dedim
Bildiğin gibi
Anlıyordu

Mesutmuş, kocasını seviyormuş
Kendilerininmiş evleri
Bir suçlu gibi ezik
Sana selam söyledi



SOLGUN BİR GÜL DOKUNUNCA


Çoklarından düşüyor da bunca
Görmüyor gelip geçenler
Eğilip alıyorum
Solgun bir gül oluyor dokununca

Ya büyük şehirlerin birinde
Geziniyor kalabalık duraklarda
Ya yurdun uzak bir yerinde
Kahve, otel köşesinde
Nereye gitse bu akşam vakti
Ellerini ceplerine sokuyor
Sigaralar, kağıtlar
Arasından kayıyor usulca
Eğilip alıyorum, kimse olmuyor
Solgun bir gül oluyor dokununca

Ya da yalnız bir kızın
Sildiği dudak boyasında
Eşiğinde yine yorgun gecenin
Başını yastıklara koyunca

Kimi de gün ortası yanıma sokuluyor
En çok güz ayları ve yağmur yağınca
Alçalır ya bir bulut, o hüzün bulutunda
Uzanıp alıyorum, kimse olmuyor
Solgun bir gül oluyor dokununca

Ellerde, dudaklarda, ıssız yazılarda
Akşamlara gerili ağlarla takılıyor
Yaralı hayvanlar gibi soluyor
Bunalıyor, kaçıp gitmek istiyor
Yollar, ya da anılar boyunca

Alıp alıp geliyorum, uyumuyor bütün gece
Kımıldıyor karanlıkta ne zaman dokunsam
Solgun bir gül oluyor dokununca



İNCİR YAPRAKLARI


Yumuldular uğultular arasında
İncir yapraklarını artık kim düşünürdü
Sallanırken iki dalga arasında bir martı
Bu yatağa, koltuğa, bu kara tahtalara
Düşmeden önce
Eksiydi eksi şimdi iki artı.

Gömüldüler dalgalar arasına
Ellerinde uzatılan iki elma
Yüzlerinde alı al bir kızartı
Bekleyen yan yana ayrılıklardı
Perdeler inerse az daha sürerdi
Yumuldular, gözlerini yumdular.

Eksikti tamken bile hepsi bu kadardı
Dumandı, dağılır, çiçekti solardı
Uçuşurken üflenmiş şeytan arabaları
Anladılar, duruldular, doğruldular
Az önceki incir yapraklarını
Aradılar, buldular, tutundular.


KORKU ÇİÇEKLERİ


Ne peygamber, ne de çan çiçekleri
Ne de buhûrumeryem
Hep korku çiçekleri
Oldu saksılarımızı süsleyen

Ürkek bezgin baktığımız göklerden
Yarınlara güvendi umduğumuz
Çocuklar, evler ve ekmek
Ama mutlu muyuz?

Zehirli, yeşerirse toprakta
Bir tohum, içtiği baldıranlardan
Açar korku çiçekleri, yozlaşmış tür
Yeni aşı ister, budamak ister
Bizden geçmiştir

Vardığımız her çizgi bir duvar kesildi
Kaygan küfler aşamayınca
Ve ne olur bilirsin
Ve güzeldir dünya
Yaşamayınca


NERDE NEDEN


Nerde neden kırılır
Bir üçüncü varsa önemsiz bir sözde
Birden kırılır

Neyi neden saklar
Arkasından konuşurlar bilir de
Kendinden saklar

Nerde neden ölür
Uzak mezarlar
Kendinde gömülüdür


YİNE


Çoktan bitmiş konuşacaklarımız
Tekrar tekrar konuşalım
Akşamdır alkol, aslında kanıksamışız
Gel yine sevişelim

Boş ver bir dolu
Düşlerde derviş
Kirmızı beyaz güller
Mezarda bitermiş

Düşündüler çok mu az
Gel biz de düşünelim
Her geceye giden parfüm sevişmek
Gel yine sürünelim


DONMUŞ DALLARDA ÇİÇEK


İyidir beraber olmamız
Yaklaşmış, değişik
Duyulur çevrenin gürültüsünde
Issız
Bizde bir şey eksik

Belki de bir şey fazla, yıllarca bilmedik
Çökmüş birdenbire ağır
Bir kırık gülüşte
Yitik
Ümitsiz hatırlanır

Bulmak gibi tıpkı
Karlar altında kayıp uzanırken ova
Yolu kendiliğinden
Donmuş dallar esen ılık rüzgara
Çiçek açar çekingen

Aldanarak, unutulmuş
Senin yolun ayrı, benimki ayrı
Az sonra ikimiz de yalnız
Kısa bir zaman için, saat beş suları
İyidir beraber olmamız


KARANTİNA


Bulaşıcı hastalık
Düşünüyorlar
Nereden aldınız
Çok da uzun sürdü

Çocukluk gençlik
Kaldığınız evler
Bilinen yerler
Hangisinden aldınız

Karayalnızlık
Olabilir diyorlar
Geçer diye çekindiklerinden
Yıllardır burdasınız


DÖNME DOLAP


Nerden niçin mi geldim
Bilmeden bir şey diyemem, ya siz
Hem hiç önemli değil
Geldim, yer açtılar, oturdum
Girip çıkanlar vardı
Zaten ben geldiğimde

Başka şeyler de vardı, ekmek gibi, su gibi
Gülüşler öpüşler ne bileyim hepsi
Doğrusu anlamadım bir düğün dernek mi
Sonra da kimileri düşünceli, durgundu
Gidenler neye gitti doğrusu anlamadım
Zaten ben geldiğimde

Bir luna-park mı bir konser bir gösteri
Bilmem pek anlamadım önüm kalabalıktı
Sıkıştığım yerde vakit çabuk geçti
Bak dediler baktım pek bir şey göremedim
Hem her yer karanlıktı
Zaten ben geldiğimde

Benim tek düşüncem büzüldüğüm köşede
Nasıl çekip gideceğim kalk git dediklerinde
Çünkü çıkmak sıkışık sıralardan mesele
Kalkacaklar yol vermeye bakacaklar ardımdan
Az mı söylendilerdi şuracığa ilişirken
Zaten ben geldiğimde


PARILTI


Çakar şimşek düşer yıldırım
İşte bir şey birden söylenir geçer

Yıllar neyi eskitir, bir takvimi eskitir
Bir terlik, yerine yenisi
Tükenişlerde insan
Söylenir, geçer


ŞİİR DÖLLEMESİ


Öylesine olmalı ki değinme
Döllemeli, yetmez orgasmus.
Embriyon ve dölüt
Başlamalı büyümeye beyinde.

Gevşemeden az sonra kollar
Bir şeyler eklemeli verdiğine.
Değer miydi yoksa bunca bekleme
Ellenmemiş organlardan elleri
Bir okşayış gibi gelip geçecekse.

Bütün diri spermalar, şiirler
Kalsın yerli yerinde
Tavlı topraklara değil de
Kuru tahtalara düşecekse.


AŞK DUYARLIĞI


Uzanır fildişi turlarına
Perdeleri çekili odaların birinde
Sabırsız, gergin ve usta parmaklar
Ve çalınır kızlığı, dolendo

Gecenizde ansızın duyduğunuz sestir bu

Hep kendi dünyasında olacak biliyordu
Üstelik ne kadar var görmedi
Nasıl duyar? Duyar
Ve alınır yalnızlığı, dolendo

Gecenizde ansızın döktüğünüz yastır bu


ÇAĞIN TANIĞI OLMAK


Fırlat at uzağa
Döner gelir bumerang

Yukardan aşağı, boş küpler,
Soldan sağa
Hangi harfleri koymalı
Ki çözülsün bilmece

Diş diş
Kalıntı çağ mazgalları
Sonra yeni katmanlar
Bir intihar gibi içerde

Aldatışı yakınların
Bilinseydi
Kime inanacaksın
Ki hangi yolları yürümeli

Çocukluk, gene ancak çocukluk
Gerçi o da acı
Ama iyi ki var
Yerine hangi mutlu yaşantı

O nineler, o kızlar, o evler
De yoksa
Kimin bu toprak
Çok düşünmüşümdür

Onu benden, beni ondan ayıran
Düzenler
Bırakmaz bizi bize, bölücü
Ölmüş nice değerler, ben de ölmüşümdür

İçindeyim, diretiyorum çağa
Size ne miyim ben, siz bana nesiniz
Bir hayal, bir masal mı eski
Ama ben görmüşümdür

Fırlat at uzağa
Döner gelir bumerang


SEVGİLERDE


sevgileri yarınlara bıraktınız
çekingen, tutuk, saygılı
bütün yakınlarınız
sizi yanlış tanıdı

bitmeyen işler yüzünden
(Siz böyle olsun istemezdiniz)
bir bakış bile yeterken anlatmaya herşeyi
kalbinizi dolduran duygular
kalbinizde kaldı

siz geniş zamanlar umuyordunuz
çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek
yılların telaşlarda bu kadar çabuk
geçeceği aklınıza gelmezdi

gizli bahçenizde
açan çiçekler vardı
gecelerde ve yalnız
vermeye az buldunuz
yahut vakit olmadı


ASTAR


Siz hiç eski tahtalara yağlı boya yaptınız mı?
Bütün iş ilk çekilen boyadadır, astarda
Astar düzgün değilse tepserir boya
Islak duvarlar gibi dökülür pul pul

Bir hava kabarcığı alttan doğru yavaş
Taşır bazı şeyleri dipten yüze
Çıkar suya yukarı, döner bir zaman yavaş
Söner suyun üstünde

Daha demin titrek dokuyordu aşkı
Konuşan bakışlar, ince gülüşler
Daha demin vardı

Sustunuz ikiniz de, gözleriniz daldı
Boğdu sevincinizi sularda kıskanç
Bir hava kabarcığı


VARYETE


Kız sen değil miydin olur hay hay diyen
İç bir parça içki de gerisi kolay diyen
Kız senin bu haline sözlüklere baktım söz yok
Kız sen ne yalancı şeysin hiç de mi yüz yok

Ellerin uçurtmalar gibi uçar hareli
Dostun biri kadeh sunar elime
Yorgun alna şifa imiş yâr eli
Kız bak benim sefil nâçar halime
Gönlüm göğsüm yareli

İster tef al eline ister oynat zilleri
Dolmuş senin gözlerine bu dünyanın halleri
Bu dünyanın halleri
Gündüzleri çökertiyor belleri
Geceleri gözyaşından akıtıyor selleri
Bir of etmek ofu oftan duyulmak
İşte budur sana çeken kulları

Kız anladık anladık sende de iş yok
Sökmek için kederi ustaca bir giriş yok

Mağrur olma oyuncu kız oynuna
Gülmesini biliriz biz yalandan
Güzel hatrın uğruna

"İçerim yanıyor, dışarım serin"
Olmasını biliriz
Öyle olsun bizleri sen şenlendirdin
Ama bil ki âlâsın numaradan
Yapmasını biliriz
Ferman senin gelin dedin
Geliriz gene geliriz


YAY


Derinden sesler geliyor
Durduramaz beni aşkın
Bekle geçinceye kadar
Yayı daha germe
Kıracaksın

Karanlıkta kımıldayan düşünceyi
Göremez sendeki göz
Örtülere büründüğüm şu anda
Düşmüş senden kumaşlar
Çıplaksın

Eser serin bir rüzgar
Sen çok sıcaksın
Koptu senden ellerim, köprü yıkıldı
Seni benim tarafa nasıl alabilirim
Uzaksın


KİRLİ SORU


Benim oralarda hiçbir işim yoktu.
Şeytana uydum.
Aç ahtapotlar kaynaşırken dipte,
Kaypak kalabalıkta sürükleniyorum.

İnce yüzünüzde üzgünce bir bakış
Birden sizi gördüm.
Açtı arı doruklardan bir safran
Durdum.

İlk sevgili güldü yitik anılardan.
Mutsuz, yalnız.
Sessiz kınamanızı, utançlarda küçülmüş
Aldım, geri döndüm.

Gelsem,
Siz yine orada mısınız?

AHMET HAMDİ TANPINAR hayatı ve şiirleri

23 Haziran 1901 de Istanbul da dogdu. Baytar mektebini birakarak girdigi Istanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi nden 1923 te mezun oldu. Erzurum, Konya ve Ankara liseleriyle, Gazi Egitim Enstitüsü ve Güzel Sanatlar Akademisi nde edebiyat ögretmenligi yapti, ayni akademide estetik ve sanat tarihi dersleri verdi. 1939 da Istanbul Üniversitesi ne Yeni Türk Edebiyati Profesörü olarak atandi. Maras Milletvekili olarak 1942-1946 yillarinda Türkiye Büyük Millet Meclisi nde bulundu. Bir süre Milli Egitim Müfettisligi yapti ve Güzel Sanatlar Akademisinde eski görevinde çalistiktan sonra 1949 yilinda Istanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyati Bölümü ne yeniden döndü. Bu görevde iken 24 Ocak 1962de Istanbul da öldü. BURSA`DA ZAMAN Bursa`da bir eski cami avlusu, Mermer sadirvanda sakirdiyan su. Orhan zamanindan kalma bir duvar… Onunla bir yasta ihtiyar cinar, Eliyor dört yana sakin bir günü; Bir rüyadan artakalmanin hüzünü Icinde, gülüyor bana derinden, Sanki bir hatira serinliginden, Ovanin yesili, gögün mavisi, Ve mimarilerin en ilahisi… Bir zafer müjdesi burda her isim, Yekpare bir anda gün, saat, mevsim, Yasiyor sihrini gecmis zamanin, Hala bu taslarda gülen rüyanin, Güvercin bakisli sessizlik bile Cinliyor bu gecmis zaman vehmiyle. Gümüslü bir fecrin zafer aynasi, Muradiye, sabrin aci mehvasi, Ömrümün timsali beyaz nilüfer, Türbeler, camiler, eski bahceler. Sanli menkibesi binlerce erin, Sesi arsa cikan hengamelerin Nakleder yadini gelen gecene… Bu hayalde uyur Bursa her gece: Her sabah onunla uyanir, güler Gümüs aydinlikta serviler güller Serin hulyasiyle cesmelerinin; Basindayim sanki bir mucizenin Su sesi ve kanat sakirtisindan, Billur bir avize Bursa`da zaman. Yesli türbesini gezdik dün aksam; Duyduk bir müsiki gibi zamandan. Cinilere sinmis Kur`an sesini; Fetih günlerinin saf nes`esini, Aydinlanir gördüm tebessümünle… Isterdim bu eski yerde seninle Bas-basa uyumak son uykumuzu Bu sükün icinde… Ve ufkumuzu, Cepcevre kaplasin bu ziya, bu renk, Havayi doldursun uhrevi ahenk. Bir ilah uykusu olur elbette Ölüm bu tilsimli ebediyette, Belki de rüyasi eski cedlerin, Beyaz bahcesinde su seslerinin. YAGMUR Uyu! gözlerinde renksiz bir perde, Bir parca uzaklas kederlerinden Bir ruh gülümsüyor gibi derinden. Meh-tabin ördügü saatler nerde? Yarsin bahcelerde rüzgar gezinsin, Yagmur ince ince topraga sinsin, Bir baska alemden gelmis gibisin, Dalmis gözlerinle pencerelerde. BIR GÜN ICADIYE`DE Bir gün Icadiye`de veya Sultantepe`de, Bir beste kanatlanir, birden oldugun yerde Bir kainat acilir, genis, sonsuz, büyülü, Bu günün rüzgarinda yikanan mazi gülü Dagilir yaprak yaprak hayalindeki suya Bir baska gözle bakarsin ömür denen uykuya. Belki en hulyalisi duydugun masallarin O safak saltanati korularda dallarin Her ufku tek basina bekleyen eski camlar Bir sir gibi ömründen sizdirilmis aksamlar, Ardicla kestanenin her yillik macerasi Harap mezarliklarda ölülerin duasi Gelir ve tekrar dogar ölmüs sandigin aska Anlarsin ölüm yoktur gecen zamandan baska. ESIK Bu yekpare akis, durgun, derinden… Her aynada yalniz kendi görünen Bu yüz ve sifasiz yüzü esyanin Kendi cevherinde mahpus bir anin Dagittigi dünya hep yaprak yaprak, Dalgin, unutulmus sesleri uzak Bir uykudan bana tekrar dönenler, Icimde, disimda hep ayni cember. Bin elmas parilti oyun ve halka Kücük ve hic degismez dalgalarla Bende bana mechul aksamlar yoklar. Gülen ve gömülen gölge ufuklar Acayip davetlerin rüzgarinda Her lahza yine kendi sularinda… Uzakta, aya cok yakin bir yerede, Cilgin ve muhtesem harabelerde, Büyük sukutlarin firtinasi var. Mermer duvarlarda kirilmis sazlar, Cok genc ucusunda ve hangi hasin Yildiza gülerek carptigi icin Alninda bir siyah nokta geceden Kovulanlar isik bahcelerinden, Bu ciplak, ümisiz ve saf duada. Ve bir kadin beyaz, sakin büyülü Gögsünde kaniyan bir zaman gülü Mahzun bakislarla dinler derinde Olup olmamanin esiklerinde Garip telasini binlerce fecrin Ocaginda nezir güvercinlerin Hülyam o kivilcim ve kül yagmuru Cirpinir bu beyaz mahsere dogru. Ey hic sasmayan göz, büyük büyük atmaca Gölgesi günesin üstünde ucan Disi kuyrugunda ebedi yilan, Ve üstüste rüya. Bir ses yavasca, Bir ses, bin uykudan mahmur ve zengin Zümrüt usaresi maviliklerin Sularin üstünde arar kendini Yoklar, ömrün bütün sahillerini Cizgiler silinir, ufuk bir beyaz Cin Kasesi olur, toprak, yosun, saz Hep birden tutusur, narin kemerler Alevden sütunlar, altin mücevher, Ah bu cilgin yagma.. Orman catirdar Ve ciplak aynasi ufkun tekrarlar Büyük masalini aydinliklarin El ele bir oyun bugün ve yarin Bütün pinarlara kostum cevap yok Tekrar bana döndü her attigim ok Her ciglik önümde tutustu yandi Tahtayi kurt oydu, tas yosunlandi, Yabani otlarla örtülü duvar… Ilhamli cehresi hilkatin sular Kac kere degisti önümde böyle, Birbiri ardinca gün ve mevsimle… Ve kac kere bahar güldü derinde Güllerin kanayan bekaretinde Taze gülüsüyle topragin suyun… Tilsimli kadehi her susuzlugun Ey safakdan, sirdan, arzudan hayal Yildizlarin bize ördügü masal Kac kere yarattim tenhada seni Beyaz kollarini, sicak buseni… Bakisin, gülüsün nes`en ve hüznün Ay altinda bir gül nagmesi yüzün… Evet cok bekledim, kac kere hazan, Dinc atlar kosturdu bos ufuklardan Yeleler alevli, agiz köpüklü, Bulutlar bir kanli hiddetle yüklü Gectikce batiya dogru önümden Zalim ümitlerle ürperirdim ben, Duyardim uzlette her an bir yeni Alemin yikilip devrildigini Cilgin mahserinde ses ve renklerin… Benden sor sirrini mesafelerin Benden sor benden dinle aksami… Rabbim bu sonsuzluk ve onun tadi… Bir ses yavasca der, birak yalvarsin, Hayat bu kapida.. ne cikar varsin, Nakislar gülmesin beyaz tasinda Ölüme benzeyen bu sonsuslugun Caglayan hayaller yeter basinda… Bir fikir, bir sekil dalinda olgun Agir sallanan hazan meyvasi, Gurbet, mendillerin cirpinan yasi, Yüzler ki bir uzak müjdeye benzer, Her türlü isiga kapanmis gözler, Her sey, hepsi gülen, susan, kamasan Rengiyle toplanir bende bu aksam Rüzgarla tarümar, mevsimle sarhos Gelir ta kalbimde dügümlenir… Bos ve ümitsizdir aksamin hüznü Bu tenha cesmede bir an yüzünü seyredenler altin sazlar icinde Ruh muammasinin ürperisinde Kaybolmus sanirlar kendilerini… Birak bu tesadüf bahcelerini… Hakikat, cok uzak, karanlik, derin Bir dille konusur, büyük köklerin Toprakla ezelden karismis dili, Geceyle ölümdür asil sevgili Bu ikiz aynada toplanir yollar Karanlik yaratir, ölüm tamamlar. Kacalim seninle biz de geceye Ölümün kardesi saf düsünceye… Yeter büyüsüne aldandigimiz Günesin..biraz da yalnizligimiz Kendi aynasinda gülsün, gerinsin Güvercin topuklu sükut gezinsin.

ATİLLA İLHAN hayatı ve şiirleri

1925 te Izmirin Menemen ilçesinde dogdu.Istanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesindeki yüksek ögrenimini yarida birakti, gazete ve dergilerde çalisti. Demokrat Izmir Gazetesi Genel Yayin Müdürlügü ve Basyazarligindan Ankarada Bilgi Yayinevi Danismanligina geldi (1973-1980). Senaryolarinda Ali Kaptanoglu adini kullandi. Belli basli filmleri: Yalnizlar Rihtimi (Lütfi Akad), Atesten Damlalar (Memduh Ün), Rifat Diye Biri (Ertem Gönenç), Soför Nebahat (Metin Erksan), Devlerin Öfkesi (Nevzat Pesen), Ver Elini Istanbul (Aydin Arakon).
11 Ekim 2005 tarihinde Istanbul’da yasamini yitirdi..
KIMI SEVSEM SENSIN
kimi sevsem sensin / hayret
sevgi hepsini nasıl değiştiriyor
gözleri maviyken yaprak yeşili
senin sesinle konuşuyor elbet
yarim bakışları o kadar tehlikeli
senin sigaranı senin gibi içiyor
kimi sevsem sensin / hayret
senden nedense vazgeçilemiyor
her şeyi terk ettim / ne aşk ne şehvet
sarışın başladığım esmer bitiyor
anlaşılmaz yüzü koyu gölgeli
dudakları keskin kırmızı jilet
bir belaya çattık / nasıl bitirmeli
gitar kımıldadı mı zaman deliniyor
kimi sevsem sensin / hayret
kapıların kapalı girilemiyor
kimi sevsem sensin / senden ibaret
hepsini senin adınla çağırıyorum
arkamdan şımarık gülüşüyorlar
getirdikleri yağmur / sende unuttuğum
hani o sımsıcak iri çekirdekli
senin gibi vahşi öpüşüyorlar
kimi sevsem sensin / hayret
in misin cin misin anlamıyorum
………………………………………………………………………………
BEN SANA MECBURUM
Ben sana mecburum bilemezsin
Adını mıh gibi aklımda tutuyorum
Büyüdükçe büyüyor gözlerin
Ben sana mecburum bilemezsin
İçimi seninle ısıtıyorum.
Ağaçlar sonbahara hazırlanıyor
Bu şehir o eski İstanbul mudur
Karanlıkta bulutlar parçalanıyor
Sokak lambaları birden yanıyor
Kaldırımlarda yağmur kokusu
Ben sana mecburum sen yoksun.
Sevmek kimi zaman rezilce korkuludur
İnsan bir akşam üstü ansızın yorulur
Tutsak ustura ağzında yaşamaktan
Kimi zaman ellerini kırar tutkusu
Bir kaç hayat çıkarır yaşamasından
Hangi kapıyı çalsa kimi zaman
Arkasında yalnızlığın hınzır uğultusu
Fatih’te yoksul bir gramofon çalıyor
Eski zamanlardan bir cuma çalıyor
Durup köşe başında deliksiz dinlesem
Sana kullanılmamış bir gök getirsem
Haftalar ellerimde ufalanıyor
Ne yapsam ne tutsam nereye gitsem
Ben sana mecburum sen yoksun.
Belki haziran da mavi benekli çocuksun
Ah seni bilmiyor kimseler bilmiyor
Bir şilep sızıyor ıssız gözlerinden
Belki Yeşilköy’de uçağa biniyorsun
Bütün ıslanmışsın tüylerin ürperiyor
Belki körsün kırılmışsın telaş içindesin
Kötü rüzgar saçlarını götürüyor
Ne vakit bir yaşamak düşünsem
Bu kurtlar sofrasında belki zor
Ayıpsız fakat ellerimizi kirletmeden
Ne vakit bir yaşamak düşünsem
Sus deyip adınla başlıyorum
İçim sıra kımıldıyor gizli denizlerin
Hayır başka türlü olmayacak
Ben sana mecburum bilemezsin.
………………………………………………………………………………………………………
ELDE VAR HÜZÜN
Söyleşir
Evvelce biz bu tenhalarda
Ziyade gülüşürdük
Pır pır yaldızlanırdı kanatları kahkaha Kuşlarının
Ne meseller söylerdi mercan köz nargileler
Zamanlar değişti
Ayrılık girdi araya
Hicrana düştük bugün
Ah nerde gençliğimiz
Sahilde savruluşları başıboş dalgaların
Yeri göğü çınlatan tumturaklı gazeller
Elde var hüzün
O şehrâyin fakat çıkar mı akıldan
Çarkıfeleklerin renk renk geceye dağılması
Sırılsıklam âşık incesaz
Kadehlerin mehtaba kaldırılması
Adeta düğün
Hayat zamanda iz bırakmaz
Bir boşluğa düşersin bir boşluktan
Birikip yeniden sıçramak için
Elde var hüzün
………………………………………………………………………………………..
RÜZGAR GÜLÜ
Önümden çekilirsen İstanbul görünecek
Nerede olduğumu bileceğim
Sisler utanacak eğilecek
Ağzının ucundan öpeceğim
Saçına kalbimi takacağım
Avcunda bir şiir büyüyecek
Nerede olduğumu bileceğim
Bu çıplak geceler yok mu
Bu plak böyle ağlamıyor mu
Camları kırmak işten değil
Delirecek miyim neyim
Kirpiklerimden mısra dökülüyor
Kenya’da simsiyah yalnızım
Yoksul bir şilepte gemiciyim
Malezya’da yük bekliyorum
Önümden çekilirsen İstanbul görünecek
Nerede olduğumu bileceğim
Gözlerini söndürme muhtacım
Ben senin aydınlığına muhtacım
Yepyeni bir ilkbahar harcayıp
Bir yaz boğup bir sonbahar harcayıp
Rüzgar gülünü arayacağım
Oran’da Pernanbouc’ta Tombuktu’da
Vinçler yine akşamları indirecekler
Yine karanlığa bulaşacağım
Gözlerin rüzgarda savrulacak
İkimiz iki sap buğday olsak
Sen benim olsan, ben senin olsam
Bir gece vakti aklına gelsem
Uykunu tutsam bırakmasam
Seni kucaklasam, kucaklasam
Birbirimizin kalbini dinlesek
Dünyanın kalbini dinlesek
Büyük ateşler yaksalar
İki güvercin uçursalar
Nerede olduğumuzu bilsek
………………………………………………………………………………………………….
SANA NE YAPTILAR..
O sabah mı çıkmıştın, bir gün önce mi
Bir bıçağın ağzında yürür gibiydin
Demirlerin soğukluğu soluk dudaklarında
Gözlerinde karanlığı dar hücrelerin
Seni görür görmez özgürlüğümden utandım
Söyle ne içersin, çay mı kahve mi
Çok değişmişsin birden tanıyamadım.
Saçların uzundu, omuzlarına akardı
Gönlümüz şenlenirdi sarışınlığından
Onlar mı kestiler, sen mi kısalttın
Gülerdin, içimize aylar doğardı
Görünmez dağların arkasından
Eski gülümsemeni beyhude aradım
O sabah mı çıkmıştın bir gün önce mi
Çok değişmişsin birden tanıyamadım.
Bir çay içer misin, yoksa kahve mi
Kibritim yok, demek cigaraya başladın
Ellerin de titriyor, bir şeyin mi var
Böyle bir kız değildin sen eskiden
Sana ne yaptılar, sana ne yaptılar?
Kirpiklerin ıslanıyor durup dururken
O sabah mı çıkmıştın, bir gün önce mi
Çok değişmişsin birden tanıyamadım.
…………………………………………………………………………………………
SİSLER BULVARI
elinin arkasında güneş duruyordu
aylardan kasımdı üşüyorduk
ağacın biri bulvarda ölüyordu
şehrin camları kaygısız gülüyordu
her köşe başında öpüşüyorduk
sisler bulvarı’na akşam çökmüştü
omuzlarımıza çoktan çökmüştü
kesik birer kol gibi yalnızdık
dağlarda ateşler yanmıyordu
deniz fenerleri sönmüştü
birbirimizin gözlerini arıyorduk
sisler bulvarı’nda seni kaybettim
sokak lambaları öksürüyordu
yukarıda bulutlar yürüyordu
terkedilmiş bir çocuk gibiydim
dokunsanız ağlayacaktım
yenikapı’da bir tren vardı
sisler bulvarı’nda öleceğim
sol kasığımdan vuracaklar
bulvar durağında düşeceğim
gözlüklerim kırılacaklar
sen rüyasını göreceksin
çığlık çığlığa uyanacaksın
sabah kapını çalacaklar
elinden tutup getirecekler
beni görünce taş kesileceksin
ağlamayacaksın! ağlamayacaksın!
sisler bulvarı’ndan geçtim sırılsıklamdı
ıslak kaldırımlar parlıyordu
durup dururken gözlerim dalıyordu
bir bardak şarabda kayboluyordum
gece bekçilerine saati soruyordum
evime gitmekten korkuyordum
sisler boğazıma sarılmışlardı
bir gemi beni afrika’ya götürecek
ismi bilmiyorum ne olacak
kazablanka’da bir gün kalacağım
sisler bulvarını hatırlayacağım
kırmızı melek şarkısından bir satır
lodos’tan bir satır yağmur’dan iki
senin kirpiklerinden bir satır
simsiyah bir satır hatırlayacağım
seni hatırlatanın çenesini kıracağım
limanda vapur uğuldayacak
sisler bulvarı bir gece haykırmıştı
ağaçları yatıyordu yoksuldu
bütün yaprakları sararmıştı
bütün bir sonbahar ağlamıştı
ağlayan sanki istanbul’du
öl desen belki ölecektim
içimde biber gibi bir kahır
bütün şiirlerimi yakacaktım
yalnızlık bana dokunuyordu
eğer sisler bulvarı olmasa
eğer bu şehirde bu bulvar olmasa
sabah ezanında yağmur yağmasa
şüphesiz bir delilik yapardım
hiç kimse beni anlayamazdı
on beş sene hüküm giyerdim
dördüncü yılında kaçardım
belki kaçarken vururlardı
sisler bulvarı’ndan geçmediğim gün
sisler bulvarı öksüz ben öksüzüm
yağmurun altında yalnızım
ağzım elim yüzüm ıslanıyor
tren düdükleri iç içe giriyorlar
aklımı fikrimi çeliyorlar
aksaray’da ışıklar yanıyor
sisler bulvarı ayaklanıyor
artık kalbimi susturamıyorum
…………………………………………………………………………………….
NE KADINLAR SEVDİM ZATEN YOKTULAR
Ne kadinlar sevdim zaten yoktular
Yagmur giyerlerdi sonbaharla bir.
Azicik oksasam sanki çocuktular,
Biraksam korkudan gözleri sislenir.
Ne kadinlar sevdim zaten yoktular
Böyle bir sevmek görülmemistir.
Hayir, sanmayin ki beni unuttular.
Hala arasira mektuplari gelir.
Gerçek degildiler, birer umuttular
Eski bir sarki, belki bir siir
Ne kadinlar sevdim zaten yoktular.
Yalnizliklarimda elimden tuttular
Uzak fisiltilari içimi ürpertir.
Sanki gökyüzünde birer buluttular,
Nereye kayboldular simdi kim bilir.
Ne kadinlar sevdim zaten yoktular
Böyle bir sevmek görülmemistir.
………………………………………………………………………………………………….
ÜÇÜNCÜ ŞAHSIN ŞİİRİ
Gözlerin gözlerime degince,
felaketim olurdu aglardim.
Beni sevmiyordun bilirdim,
bir sevdigin vardi duyardim.
Çöp gibi bir oglan ipince,
hayirsizin biriydi fikrimce.
Ne vakit karsimda görsem,
öldürecegimden korkardim,
felaketim olurdu aglardim.
Ne vakit Maçka’dan geçsem,
limanda hep gemiler olurdu.
Agaçlar kus gibi gülerdi,
bir rüzgar aklimi alirdi.
Sessizce bir cigara yakardin,
parmaklarimin ucunu yakardin,
kirpiklerini egerdin bakardin.
Üsürdüm içim ürperirdi,
felaketim olurdu aglardim.
Aksamlar bir roman gibi biterdi.
Jezabel kan içinde yatardi.
Limandan bir gemi giderdi,
sen kalkip ona giderdin.
Benzin mum gibi giderdin,
sabaha kadar kalirdin.
Hayirsizin biriydi fikrimce,
güldü mü cenazeye benzerdi.
Hele seni kollarina aldi mi;
felaketim olurdu aglardim.
…………………………………………………………………………………………………
ADIM SONBAHAR
nasıl iş bu
her yanına çiçek yağmış
erik ağacının
ışık içinde yüzüyor
neresinden baksan
gözlerin kamaşır
oysa ben akşam olmuşum
yapraklarım dökülüyor
usul usul
adım sonbahar
……………………………………………………………………………………………………
AN GELİR
an gelir
paldır küldür yıkılır bulutlar
gökyüzünde anlaşılmaz bir heybet
o eski heyecan ölür
an gelir biter muhabbet
çalgılar susar heves kalmaz
şatârâbân ölür
şarabın gazabından kork
çünkü fena kırmızıdır
kan tutar / tutan ölür
sokaklar kuşatılmış
karakollar taranır
yağmurda bir militan ölür
an gelir
ömrünün hırsızıdır
her ölen pişman ölür
hep yanlış anlaşılmıştır
hayalleri yasaklanmış
an gelir şimşek yalar
masmavi dehşetiyle siyaset meydanını
direkler çatırdar yalnızlıktan
sehpada pir sultan ölür
son umut kırılmıştır
kaf dağı’nın ardındaki
ne selam artık ne sabah
kimseler bilmez nerdeler
namlı masal sevdalıları
evvel zaman içinde
kalbur saman ölür
kubbelerde uğuldar bâkî
çeşmelerden akar sinan
an gelir
-lâ ilâhe illallah-
kanunî süleyman ölür
görünmez bir mezarlıktır zaman
şairler dolaşır saf saf
tenhalarında şiir söyleyerek
kim duysa / korkudan ölür
-tahrip gücü yüksek-
saatlı bir bombadır patlar
an gelir
attilâ ilhan ölür
……………………………………………………………………………………………………..
BELÂ ÇİÇEĞİ
alsancak garı’na devrildiler
gece garın saati belâ çiçeği
hiçbir şeyin farkında değildiler
kalleş bir titreme aldı erkeği
elleri yırtılmıştı kelepçeliydiler
çantasını karısı taşıyordu
hiç kimse tanımıyordu kimdiler
gece garın saati belâ çiçeği
üçüncü mevki bir vagona bindiler
anlaşıldı erkeğin gideceği
bir şeyden vazgeçmiş gibiydiler
bir türlü karısına bakamıyordu
ayaküstü birer bafra içtiler
gece garın saati belâ çiçeği
şimdiden bir yalnızlık içindeydiler
karanlık gelmişi geleceği
birdenbire sapsarı kesildiler
vagonlar usul usul kımıldıyordu
……………………………………………………………………………………………..
MUSTAFA KEMAL
dağ başını efkâr almış
gümüş dere durmaz ağlar
gözyaşından kana kesmiş gözlerim
ben ağlarım çayır ağlar çimen ağlar
ağlar ağlar cihan ağlar
mızıkalar iniler ırlam ırlam dövülür
altmış üç ilimiz altmış üç yetim
yıllar gelir geçer kuşlar gelir geçer
her geçen seni bizden parça parça götürür
mustafa’m mustafa kemal’im
diz dövdüm
gözlerim şavkı aktı sakarya’nın suyuna
sakarya’nın suları nâmın söyleşir
hemşehrim sakarya öksüz sakarya
ankara’dan uçan kuşlar
kemal’im der günler günü çağrışır
kahrolur bulutlara karışır
gök bulut yaşmak bulut
uca dağlar dev boyunlu morca dağlar
divan durmuş bekleşir
mustafa’m mustafa kemal’im
nasıl böyle varıp geldin hoşgeldin
çıngı kaymış yalazlanmış gözlerin
şol yüzünde güneş südü sıcaklık
ellerinden öperim mustafa kemal
senin dalın yaprağın biz senin fidanların
biz bunları yapmadık
sen elbette bilirsin bilirsin mustafa kemal
elsiz ayaksız bir yeşil yılan
yaptıklarını yıkıyorlar mustafa kemal
hani bir vakitler kubilay’ı kestiler
çün buyurdun kesenleri astılar
sen uyudun asılanlar dirildi
mustafa’m mustafa kemal’im
karalar kuşanmış karadeniz akmam diyor
dokunmayın ağlamaktan bıkmam diyor
bu gece kıyamet gecesi bu vapur bandırma vapuru
yattığı yer nur olsun mustafa kemal
ben ölümden korkmam diyor
korkmam diyen dilleri toz oldu toprak oldu
değirmen döndü dolandı yıllar oldu
bir kusur işledik bağışlar mı kimbilir
o bize öğretmedi kazan kaldırmasını
günahı vebali öğretenin boynuna
erdirip oldurana ana avrat sövmesini
yüreğim kırıldı kanım kurudu
var git karadeniz var git başımdan
mızıka çalındı düğün mü sandın
bir yol koyup gideni gelir mi sandın
mustafa’m mustafa kemal’im
ankara’nın taşına bak
tut ki baktım uzar gider efkârım
çayır ağlar çimen ağlar ben ağlarım
gözlerimin yaşına bak
ankara kalesi’nde rasattepe’de
bir akça şahan gezer dolanır
yaşın yaşın mezarını aranır
şu dünyanın işine bak
mustafa’m mustafa  kemal’im
……………………………………………………………………………………….
SULTAN-I YEGÂH
şamdanları donanınca eski zaman sevdalarının
başlar ay doğarken saltanatı sultan-ı yegâhın
nemli yumuşaklığı tende denizden gelen âhın
gizemli kanatları ruhta ölüm karanlığının
başlar ay doğarken saltanatı sultan-ı yegâhın
yansıyan yaslı gülüşmelerdir karasevdalı suda
bülbüller kırılır umutsuzluktan yalnızlık korusunda
eylem dağılmış gönül tenha çalgılar kış uykusunda
ölümün tartışılmazlığı nihayet anlaşılsa da
başlar ay doğarken saltanatı sultan-ı yegâhın
bir başkasının yaşantısıdır dönüp arkamıza baksak
çünkü yaşadıklarımız başkasının yargısına tutsak
su yasak rüzgâr yasak açık kapılar yasak
belki bu karanlıkta yasakları yasaklasak
başlar ay doğarken saltanatı sultan-ı yegâhın
……………………………………………………………………………………
CİNAYET SAATİ
haliç’te bir vapuru vurdular dört kişi
demirlemişti eli kolu bağlıydı ağlıyordu
dört bıçak çekip vurdular dört kişi
yemyeşil bir ay gökte dağılıyordu
deli cafer ismail tayfur ve şaşı
maktulün onbeş yıllık arkadaşı
üçü kamarot öteki aşçıbaşı
dört bıçak çekip vurdular dört kişi
cinayeti kör bir kayıkçı gördü
ben gördüm kulaklarım gördü
vapur kudurdu kuduz gibi böğürdü
hiç biriniz orada yoktunuz
demirlemişti eli kolu bağlıydı ağlıyordu
on üç damla gözyaşını saydım
allahına kitabına sövüp saydım
şafak nabız gibi atıyordu
sarhoştum kasımpaşa’daydım
hiç biriniz orada yoktunuz
haliç’te bir vapuru vurdular dört kişi
polis kaatilleri arıyordu
deli cafer ismail tayfur ve şaşı
üzerime yüklediler bu işi
sarhoştum kasımpaşa’daydım
vapuru onlar vurdu ben vurmadım
cinayeti kör bir kayıkçı gördü
ben vursam kendimi vuracaktım
…………………………………………………………………………………
YAĞMUR KAÇAĞI
elimden tut yoksa düşeceğim
yoksa bir bir yıldızlar düşecek
eğer şairsem beni tanırsan
yağmurdan korktuğumu bilirsen
gözlerim aklına gelirse
elimden tut yoksa düşeceğim
yağmur beni  götürecek yoksa beni
geceleri bir çarpıntı duyarsan
telâş telâş yağmurdan kaçıyorum
sarayburnu’ndan geçiyorum
akşamsa  eylül’se ıslanmışsam
beni görsen belki anlayamazsın
içlenir gizli gizli ağlarsın
eğer ben yalnızsam yanılmışsam
elimden tut yoksa düşeceğim
yağmur beni götürecek yoksa beni